Bataklığın Ortasında Açan Nilüfer
Ekran kirli.
Manşet kirli.
Televizyonu açıyorsunuz; gözaltılar…
Gazeteye bakıyorsunuz; operasyonlar…
Futbol, magazin, siyaset…
Her gün yeni bir dosya, her gün yeni bir karanlık hikâye.
İnsanın içinden şu soru geçiyor:
“Bu ülkede ne temiz kaldı?”
Oysa aynı ülkede, aynı günlerde başka şeyler de oluyor.
Bağırmayan, kavga etmeyen, manşet kovalamayan hikâyeler…
Bugün konuşmamız gereken haberlerden biri Kabataş Erkek Lisesi öğrencisi Cemil Türk’tü.
Dünyanın en prestijli üniversitelerinden Harvard’a tam burslu kabul aldı.
Uzun bir emeğin, disiplinin ve akademik kararlılığın sessiz sonucu.
Ama olmadı.
Sabah ajanslara önce yasa dışı bahis soruşturması düştü, ardından gözaltılar…
Bir haber diğerini boğdu.
Umut yine arka sayfalara itildi.
Oysa bu ülke sadece bunlardan ibaret değil.
Bu ülkede Selçuk Bayraktar var.
Savunma sanayinde sıfırdan bir ekosistem kuran, binlerce genci bilimle tanıştıran, TEKNOFEST’le hayal kurduran bir isim.
Bu ülkede Canan Dağdeviren var.
MIT Media Lab’de çalışan, bilimi vitrin için değil insan hayatı için kullanan bir bilim insanı.
Bu ülkede Aziz Sancar var.
Mardin’den Nobel’e uzanan bir bilim yolculuğu.
Bu ülkede Daron Acemoğlu var.
Dünyanın en saygın üniversitelerinde ders veren, küresel iktisat literatürüne yön veren bir akademisyen.
Ve bu ülkede, Kabataş’tan Harvard’a uzanan yolu yürüyen Cemil Türk var.
Henüz yolun başında ama güçlü bir işaret.
Hepsi aslında aynı şeyi söylüyor:
Bu topraklar hâlâ hayat üretiyor.
Belki gürültü kirli tarafta.
Belki bataklık daha çok konuşuluyor.
Ama nilüferler hâlâ orada.
Çamurun içinden çıkıyorlar ama çamur tutmuyor yapraklarına.
Sessizler, dayanıklılar, inatla açıyorlar.
Asıl mesele nerede durduğun değil, neye dönüştüğün.
Bir tek nilüfer bile şunu ispat eder:
Bu su tamamen zehirli değil.
Umut bazen tertemiz bir bahçe değildir.
Bazen bataklığın ortasında açan bir çiçektir.
Ve hâlâ buradadır.














